yayayı hiçe sayan o şoför üzerine

topaç misali dönen dünyanın yine kendi etrafında bir tam tur atması sayesinde mevcudiyet bulmuş , sadece yirmi dört saati kapsayan ama getirdikleri hafızalara sığmayan bir günün, nöbet sırasını bir başka ama henüz yazılı olmayan bir sayfaya devretmek üzere olduğu dakikalarda, birbirleriyle yarışırcasına bitiş çizgisi olan toprağa ulaşmaya çalışırken başarılı olup toprakla aşklarının meyvesi olan çamuru dünyaya getiren ya da amacına ulaşamayıp insanoğluna çarparak soğuktan titreten ama nihayetinde görüntüsüyle insanın içini ısıtan ay ışığının renkleriyle bezeli yağmur zerreciklerinin ıslattığı, iki yanında patik giymiş gibi patileri olan iki tombul kedinin yağmurdan kaçarak sığınacak çatı aradığı, sonsuza kadar gidiyormuş gibi görünen ama göz kontrollerinde görülen eve giden patikadan aslında daha uzun olmayan, sitenin bahçesindeki çiçek ekmek amacıyla kullanılan ve yanlışlıkla bastığım patikadan çıktım ve otoparka, oradan da anayolun yanındaki kaldırıma ulaştım. medeniyetin en önemli getirilerinden olan ve esasında dayanışmanın ne güzel sonuçlar doğurabileceğinin bir örneğini verdiğini düşündüğüm kaldırımın üzerinde tatlı hayaller kurarak yürümeye başladım. yürümek... ne güzel bir ahenktir değil mi? bir metronom hassasiyetinde aralıklarla atılmış adımların ritmini ancak doğanın ya da ankara belediyesi'nin önümüze koyduğu bir engel bozabilir. ya da...

işte onun allah belasını versin. üst baş battı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder