transferde son gelişmeler

"bu sene transferin sessiz kulüplerinden galatasaray'da, rijkaard'ın teknik direktör olarak göreve gelmesinden sonra beklentiler zirve yaptı. yılın ilk imzasını bursaspor'dan mustafa sarp'la gerçekleştiren takımın yeni hedeflerinin ronaldinho, messi, wayne rooney, george clooney, keanu reeves ve britney spears olduğu öğrenildi!

futbol şube sorumlusu haldun üstünel 2 haftadır yoğun çaba harcayarak yürüttüğü brintey spears transferini başarıyla sonuçlandırmak üzereyken acıbadem kalifornikeyşın naytingeyıl hastanesi'nde girdiği sağlık kontrolünde spears'ın bakire olmadığının anlaşılması bu transferi yatırdı.

öte yandan her transferde, tıpkı canı çok sıkılan emekliler gibi devreye giren haim fresco, milan yetkilileriyle görüşerek ronaldinho için kapıyı çaldı. haim fresco'nun milan'lı yöneticilere "olm siz çok güçlü oldunuz ya sabri'yi alın ronaldinho'yu bize verin" dediği öğrenildi.

tam bu sırada telefonu çalan adnan polat'ı arayan isimse mehmet topuz'dan başkası değildi. "başkanım biliyorsun genç kızlık dönemlerinden beri koyu galatasaray'lıyım." diyerek "başkanım beni al!" mesajı veren topuz'u sakinleştiren polat, topuz'a kendisinin fenerbahçe'ye transferinin gerçekleştiğini hatırlattı.

kulübe bir faks gönderen barcelona ise etoo, henry, messi üçlüsünü galatasaray'a teklif etti. bu oyuncular için mehmet güven + 2 milyon kedi istenmesi üzerine adnan sezgin kendileriyle kafa bulunduğunu düşündü. daha sonra kedi'nin gana para birimi olduğunu öğrenen adnan sezgin, "ya abi yemeğe çıkmıştık, valla geç gördük ya" demek için barcelona'yı aradıysa da kulüp başkanı joan laporta "yok de, yok de, yenge çağırdı eve gitti de." diyerek bu işten yırtmayı bildi.

bugün yapılan imza töreninde ise galatasaray, çukurhöyük belediyespor'un genç yeteneği kamil kaskamil ile sözleşme imzaladı."


diyeceğim odur ki türk spor basını, bendeki potansiyeli görüp beni hala işe almazsanız allah gani gani belanızı versin.

garson.doc

“her kim ki, bir doyumevi çalışanından hayatı boyunca bir kere olsun bile acılı ezme istememiştir; ahirette hesabı hep ona yıkacağım!” buyurur peygamber efendimiz ve pis pis sırıtır. hadislerde bile kendine yer bulmuş acılı ezme adlı o garip varlıkla ilgili, geçen hafta başımdan geçen bir olayı sizlerle paylaşmak isterim dostlarım:

ailem, yakışıklı ve varlıklı dayıma sürpriz bir ziyaret yapmak amacıyla yurtdışına çıkalı henüz iki gün olmuştu. benim ise idrarım balık yağı gibi kokmaya başlamıştı bile; zira iki gündür yalnızca çok kaliteli ton balığı ve nutella ile beslenmekte idim. murphy der ki: “hayat, bir boş eve ve bir kıza hiçbir zaman aynı anda sahip olamayacağınız şekilde programlanmıştır. aynı anda bir boş ev ve bir kıza sahip olduğunuzu düşünüyorsanız; o aslında bir kız değildir.” murphy’e ilk defa o an hak vermiştim. içeride çıplak bir biçimde kanepeme uzanmış yatan o yaratık her neydi bilmiyorum; ama bir dişi olmadığına yemin edebilirim. ulu tanrım! içeride iri erkekliğini avuçlarının içinde tutan o şey bir erkekti…

menü üzerinden, karşımda dikilen o sevimsiz surata baktım göz ucuyla. iri ellerini önünde birleştirmiş, iki dudağım arasından çıkacak birkaç sözcüğü beklerken; görmüş geçirmiş suratına yerleştirdiği, ukalalık sınırlarını zorlayan o görüntü karşısında gözlerim yuvalarından uğramıştı. tanrı, insan denen kutsal varlığın bu denli iğrenç bir suretiyle neden yüz yüze getirmişti beni? gözlerimi menüye çevirdim tekrar ve önümdeki garson müsveddesinden kurtulmak için bir çırpıda söyleyiverdim siparişimi: bir buçuk kuzu tandır. lüks lokantaların genellikle ikram olarak getirdiği birtakım leziz besin maddeleri, onlarca garsonun seri adımlarıyla taşınmaya başlamıştı bile ve yıllardır yüklü miktarda bahşiş bırakıyor olmanın dayanılmaz hafifliği, beni ikinci acılı ezmeyi istemek için cesaretlendirmişti. kafamı kaldırdım ve sesimi olabildiğince yumuşatarak, yağlı tandır ekmeğinin yanı sıra bir tabak acılı ezme daha istedim, istedim, istedim… tam üç kere istememe rağmen bana ikinci acılı ezmeyi getirmeyen tüm garson müsveddeleri, allah belanızı versin.

türkiye'de ornitoloji üzerine

kaleme aldığım ve blog belgeliğinde kısa bir arama neticesinde bulunabilecek olduğuna inandığım sabık bir yazıda, hayatı kabaca işlemiş, iyi ve kötü yanlarını lady justice'in kefelerine koymuş ve kötü yanların sıkı bir perhize girmesinin iyi olacağını belirtmiştik. elimizdekileri terazinin hangi kefesine koyacağımız göreceli elbette, örneğin pek çok kişi zorunlu olduğu şeyleri, ne kadar keyifli olursa olsun, kötü olarak sınıflandırır. ne kadar güzel de olsa kişinin sırtında yüktür bunlar.

bu ağırlıklardan biri de mesleklerimiz. önemli bir kısmımız mesleklerini sevmese de, hemen hepsi çok değerli. ancak, ne yazık ki, insanların gözünde her meslek aynı değerde değil. özellikle türkiye'de mühendislik, doktorluk gibi tefahür kaynağı olarak görülen ya da dönem dönem konjonktür gereği alazlanan fakat uzun vadede saman alevinden fazla işlev göremeyen, alayişten fazlası olmadığı halde üyelerinin allame edasında olduğu meslek gruplarından herhangi birine üye olmayanların yaşadığı sıkıntılar yazılsa roman olacak cinsten. bu sıkıntıyı çeken mesleklerden biri de naçizane dahil olduğum grup, ornitologluk. dünyada ornitolojiye verilen önem zaten ortada, hele türkiye'de sitüvasyon iyice korkunç, olaylar zaman zaman alay etme boyutuna kadar ulaşıyor, insanın tüyleri ürperiyor. oysa, siz ne bilirsiniz ki ornitoloji hakkında? hanginiz yaşadı ki türkiye'nin ilk Emberiza melanocephala gözlemcisi olmanın keyfini? hanginiz dinledi ki Hippolais polyglotta'nın enfes sesini? hanginiz gördü ki Motacilla cinerea'nın kuyruk sallayışını, Tichodroma muraria'nın karalar bağlayışını, Acrocephalus schoenobaenus'un tabanları yağlayışını?

bilmeden konuşmayın. hepinizin de allah belasını versin.

beware of the sharp edge weapon called human being.

ticari kaygılar üzerine

hayat... kimi zaman sadece bir fariza; kimi zaman da her lahzasının coşkuyla yaşandığı bir eğlence. bazen coşkun esen bir rüzgar; bazen huşuyla hatırlanan yaz anıları... her ne kadar bir düzensizlik içindeymiş gibi görünse de, aslında kendi içinde bir yağmur ormanının kaos ortamına benzer bir düzende tezahür eder. küçücük ve hatta boyutsuz, ancak birbirinin aynısı noktalar birleşir ve aynı doğruyu oluşturur. elbette, bu doğruda zaman zaman sapmalar da olur.

ırk, renk, dil, din, mezhep, zeka, turan çıkıntısı fark etmeksizin hepimiz aynı noktayla başladık, doğduk. başta emekledik, yalpalasak da yürüdük, yirmi iki kişi bir topun peşinde koştuk. okuduk, yazdık, çizdik. hayatın sayfalarını iç içe dizdik. farklılaştık, zevahirimizi kendimiz bile tanıyamadık belki; ancak içte biz, hep o bizdik. özümüz pek çoğumuzda değişmedi. sonra balayı günleri bitti, hayat kavgası başladı. işte sapmalar da bu noktada meydana geldi, özümüzü değiştirdi. özü değişen, yozlaşanlara çelmeyi takan tek bir etken vardı: para. nasıl oldu bu? o hasır sepetlerde birer sevgi kelebeği olan biz, nasıl mutantlaştık? nasıl oldu da para söz konusu olduğunda kan kokusu arayan köpekbalıkları kadar hassaslaşabildik, en cani fikirlerde kıvrakça paslaşabildik?

bugün tecim denilen ve tek amacı para olan sistemin, hizmet gibi masum bir anlayıştan doğması ne kadar acı. günümüzde para olan denkliğin ahir zamanlardaki karşılığı yüzde oluşan sıcak bir gülümsemeden fazlası değildi, belki bir teşekkürdü fazlası. zamanla bu düşünce evrim geçirdi, çeşitli şekillerde karşımıza çıktı. ancak, muhatabın ihtiyacını karşılamak, hiçbir zaman günümüzdeki kadar alçakça karşımıza çıkmamıştı.

örneğin bir playstation cafe. amacı, insanları playstation oynattırmak, dolayısıyla eğlendirmek. güzel. amacı doğrultusunda, playstation'ı olan; ancak bir pes'i olmayan bir grup insan için yapacağı şey oyun kiralamak, ödünç vermek olmalıdır, değil mi? üstelik parası neyse verilecek. ancak, yalnızca parayla doyabilecek bir açlığa sahipse bu insanlar, bunu yapmaz. cafesinde oynattırarak kazanabileceği fazladan bir kaç kuruşun hesabını yapar, ki o bile şüpheli. nerede kaldı peki sizin insanlığınız? nerede o hasır sepetteki bebek?

hepiniz. evet evet siz, tüm ticarethaneler! allah belanızı versin.

beware of the sharp edge weapon called human being.

spontane.doc

an itibariyle, bir an için aklımdan geçen ve bittabi birbirleriyle alakalı olmalarını beklemenin anlamsız olduğu kimi düşüncelerimi, iri delikli edep süzgecimden geçirerek plansızca paylaşmayı planlıyorum seninle; sıcak sıcak. sana sen diye hitap ediyor olmamın sebebini açıklamak zorundaymışım gibi hissettim, hatta unutmamak için buraya not almayı bile düşündüm bir an; ama bunu yapamam. planlı yazmayı planlamadığımı belirtmiştim az evvel. bu şekilde denemeyi daha önce denememiş olmamdan mütevellit, her an burnuna gelebilecek o yanık amatör koku sebebiyle şimdiden senden özür diliyorum. düşüncelerimi sırtlayan kelimelerin doğru olduğunu iddia etmiyorum, hiçbirinin üzerine düşünmüş değilim yazarken. “an itibariyle” öbeğini kullandığımda, eskisi kadar keyif almıyorum artık; zira yalnızca benim öbeğim olmaktan çıktı kendisi. “mütevellit” kelimesini de aynı şekilde kaybetmekten korkuyorum. ekranda ısrarla akmaya devam eden bu kelimeleri gözleriyle kovalayan bünyeleri hayal kırıklığına uğratmamak adına yazıyı yazarken eğlenmeye, eğlendirmeye çalışacağım. şu noktaya kadar bir nefeste yazmış olmama rağmen az sonra tıkanmaya başlayacağımı hisseder gibiyim; fakat açıkçası bu kadar da erken yüzleşmeyi beklemiyordum bu acı gerçekle, işte geldi bile. yanılmışım, tıkanmamak adına cümleyi uzattığımda fark ettim ki; böyle bir denemede tıkanmak neredeyse imkansız. parmaklarım da beynim kadar hızlı çalışıyor olsaydı, şu anda seni çoktan kaybetmiştim büyük ihtimalle. aslında bu denemeye başlarken amacım, çevremde bu gibi denemelerin sayısındaki gözle görülür artıştan duyduğum memnuniyetsizliği dile getirmek idi. yazamadığını düşündüğüm insanların yazabiliyor olduklarını düşünmelerine sebep olan tatsız un kurabiyeleri… sen yazmamalısın, ben senin yerine de yazarım. allah belanızı versin.

çemkirmeye bile üşenenler, allah belanızı versin!

lan "blog alalım ehehe" diye gaza getiren siz değil miydiniz olm?
"çemkirelim lan önümüze gelene, aklımıza esene!" dediğimde nasıl da beğenmiş gibi yapmıştın fikrimi fifican nonoşu!

ağzımı bozuyorum evet. ağzımı bozmak için girdim lan bu bloga, yoksa çok şahane edebiyat parçaladığım bloglarım da var benim. üstelik daha istikrarlı onlar.

ama wordpress onlar. neden? çünkü ciddiler; böyle bir vakurluk var üstlerinde.

neyse böyle bir yazıyı blogun ilk yazısı olmaya layık gören benim de allah belamı versin. öpüyorum.